|
<=
/o:p>
Kıyamet=
'te
herkese dünyada yaptıklarının
karşılığının verilmesi, "Eğer s=
iz
ceza görmeyecek (din kökünden: "Medînin")
olsaydınız..." (el-Vâkıa<=
/span>,
56/86) âyetinde olduğu gibi "iyi ya da kötü
karşılık" anlamında; şâirin, "=
Ebediyyen onun da benim de "din''im bu
mudur?" sözünde olduğu gibi "âdet ve
alışkanlık" anlamında;
"Filan kimseler kurallara boyun eğmezler (lâ yedinûne)" denirken ve hadis-i şe=
rifte
geçen: "Akıllı kişi nefsine hâkim
olandır (dâne)" şeklindeki kullanımında
"itâat, zillet ve bağlılık,
üstünlük sağlamak, galip gelmek"
anlamlarında; başkalarını idare etmek üzere
görevlendirilen birisinden: "Deyyentuhu'=
l-kavme"
diye söz edilirken de "Egemenlik, mülk, hüküm
(yönetim, yargı), gidiş, idare" anlamında
kullanılmaktadır.
Ayr=
05;ca:
"Tevhid; Allah'a ibadetin her
türlüsü: yalın manasıyla millet; verâ ve vasiyet; bir şeye zorlanmak; a=
ziz
veya zelil olmak; itaat etmek; asi olmak; iyi ya da kötü bir
şeyi alışkanlık haline getirmek anlamına
gelmektedir. (el-Fîrûzâbâd=
î,
el-Kâmûsü'l-Muhît, B=
eyrut
1407/1987, s. 1546; Ebu'l-Hasen
İbn Sîde, el-Muhassas, Beyrut (t=
.y.),
XVII, s. 155-156; Ebu'l=
-Beka,
el-Külliyyât, Âmira
1287, s. 327; Şehristânî,
el-Milel ve'n-Nihâl, Beyrut 1395/1975=
, I,
s. 38; Ebu'l-A'lâ=
;
el-Mevdûdî, Kur'an'a
Göre Dört Terim, "Din" Bahsi; Aynı Müelli=
f,
Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, Çev: Dr. N. Ahmed Asrar, Ankara 1983, t, s. 300 vd.)
Arapça bir kelime olarak "dal, ye, nûn"
harflerinden meydana gelen din sözcüğü,
söyleyiş şekli değişmeksizin Türkçe'ye
girmiştir. Kelime, gerek İslâm öncesi Arapça'sında gerekse Kur'ân
ve Sünnet'te oldukça yaygın bir şekilde
kullanılmıştır. Bunun tabiî bir sonucu olarak=
da
din sözcüğü İslâm tarihi boyunca,
bütün çeşitliliğiyle ve farklı oranlarda
yoğun olarak, kaynaklarda, ilmî ve edebî eserlerde,
sözlü ve yazılı anlatımda, İslâm&ic=
irc;
ilimlerin anahtar terimlerinin en başında yer
almıştır.
Ayn=
05;
kökten gelen ve Yüce Allah'ın sıfatı ya da ismi
olarak kullanılan "ed-Deyyân",
yapılan işlerin karşılığını ver=
en,
kahreden, yani istediğine zorlayan, egemen, hikmetle yöneten,
hesaba çeken, hiçbir ameli karşılıksız
bırakmayıp hayra da şerre de karşılık ver=
en
demektir. İbn Sîde, a.g.e. XIII, 155; el-Fîr=
ûzâbâdî,
a.y.; Mecdü'd-Dîn
İbnu'l-Esîr, en-Nihâye
fi Garîbi'l-Hadis, Beyrut 1399/1979, =
II,
148)
"Mütedeyyin" ise, Allah'ın dinine teslim ola=
n,
itaatkâr, öldükten sonra hesap ve cezaya inanan kimse
demektir. (Şehristânî, a.<=
span
class=3DSpellE>g.e., I, 38)
Ist=
05;lah
Olarak Dinin Anlamı: "Yüce Allah'ın,
kullarının kendisi vasıtası ile hakka
ulaşmaları için peygamberleri
aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ
ettiği, onları dünya ve âhire=
t
mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah'ın koyduğu
hükümler" anlamındadır. Bu anlamıyla din =
hem
inanç konularını hem de amelî konuları
kapsamaktadır. Her peygamberin getirdiği "millet"
hakkında da kullanılabilir. Allah'tan geldiği için
(Allah'ın dini şeklinde) Allah'a; Peygamber tarafından
tebliğ edildiği için (Peygamber'in dini şeklinde)
peygambere; ona uyup bağlandıkları için de
meselâ "Müslümanların dini" şeklinde
ümmete izafe edilebilir. (Râgıp
el-Isfâhânî, el-Müfr=
edat
fî Garîbi'l-Kur'an,
Kahire 1381/1961 s. I 74; Tehânevî, Keşşâfu Ist&=
#305;lâhâti'l-Fünûn, Kalkutta=
span>
1862'den İstanbul 1404/1984 tıpkı basım, I, 503)
İbn Teymiyye de =
terim
olarak "din"i şöyle açıklamaktadır:
"İslâm, İman, İhsân diye ifade edilen h=
er
üç kademe, "din"in kapsamı içerisinde=
dir.
Çünkü sahih hadiste de belirtildiği gibi Hz. Cebr=
ail
gelip bu konularda soru sorarak cevaplarını aldıktan son=
ra
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "O,
Cebrail'di. Size dininizi öğretmek üzere gelmiştir.
Böylece o, bunların hepsinin "din"inizin kapsam=
5;na
girdiğini açıklamış oluyor. " Din ile
Allah'a itaat ve ibadet ettiği için "Allah'ın
dini" denilir. Kula izafe edilmesinin sebebi ise itaat edenin o
olmasıdır." (Mecmû'u Fetâvâ İbn<=
/span> Teymiyye, XV, 158)
Bu
açıklamalardan da anlaşılacağı gibi;
"din", ıstılah olarak tanıtılmak isteninc=
e;
genelde "hak din" ve "son din" olan İslâm
tanıtılmak istenmiştir. Bunun en önemli sebebi olar=
ak
Allah katında geçerli tek din'in İslâm olmas=
5;
(Ali İmrân, 3/19, 85)
gösterilebilir.
Bu
tariflerden anlaşıldığı üzere hak din'in
diğer bir ifade ile "İslâm"ın temel
birtakım özellikleri vardır:
İslâm dini ile İslâm &=
#351;erîatı
aynı şeylerdir. Dolayısıyla İslâm
dışı bütün dinler birer =
351;erîat
ve her şerîat da bir dindir; ancak bunlar Allah katında
makbul değildirler.
Din, i=
rade
sahibi akıllıları muhatap alır.
Din, A=
llah
tarafından insanların faydasına konulmuştur. Allah
tarafından konulmamış bir din kabul edilmez.
Din,
insanı dünya ve Âhiret'te
kurtuluşa götürür. Dolayısıyla bunu
gerçekleştiremeyen dinler, Allah'ın kulları
için öngördüğü din olamaz. Yalnız
dünyaya yönelik tez ve düzenlere sözlük manâsı itibariyle "din" demek
mümkündür. Ancak, bunların &Ac=
irc;hireti
hesaba katmamaları, yani laikliği veya materyalizmi esas
almaları daha ilk adımda Allah'ın dininden
uzaklaşmalarını kaçınılmaz
kılmaktadır. Dünyayı tümüyle hesaba katma=
yan
salt ruhânî ve dar ibadet
kalıplarını aşmayan "ruhbanlık"
türü yaklaşımlar da "hak din" olamaz.
Din,
"teslimiyet"i, "iman"ı ve "ihsan"=
05;
birlikte içerir. Dolayısıyla Hak Din'de insanlar
bütün kâinatın boyun eğdiği, göktek=
i ve
yerdeki her şeyin teslim olduğu Allah'a teslim olurlar.
(Âli İmrân, 3/83) Bu dinde
müminler kâinatın kendisine teslim olduğu
gerçek Rabb ve İlâh olan
Allah'ın bildirdiği gayb'a
inanılmasını emrettiği şeylere iman ederler; bu
imanlarının gereği olarak hayatlarını
Allah'ın şerîatına göre düzenleyerek
teslimiyetlerini ifade ederken, kendileri Allah'ı görmeseler
dahi, Allah'ın kendilerini görmekte olduğu şuuru ile
Rab'lerine ibadet ederler.
Kur'ân-ı Kerî=
;m'de
"Dîn": Din'in terim manası bu olmakla birlikte Kur'ân ve Sünnet'te kelimenin
kullanılmasını tetkik ettiğimiz takdirde,
sözlük anlamlarının birçoğunu da kapsay=
acak
şekilde ele alındığını kolayca tespit
edebiliriz.
"Borç" anlamına gelen ve "din"
kelimesi ile aynı harflerden oluşan "deyn"
kelimesini ve onun türevlerini bir kenara bırakacak olursak;
"din" ve türevleri Kur'ân-ı
Kerîm'de: doksanb=
eş
defa tekrarlanmaktadır.
"Din" kelimesinin çeşitli şekillerde =
yer
aldığı âyet-i kerimeleri, manalarına göre
bir sınıflandırmaya tabi tutarsak:
Mutlak
Olarak Din: İtaat, Boyun Eğme, İbadet: 2/193; 3/5, 24, 7=
3,
85; 7/29; 8/39; 9/29, 33, 16/52; 29/65; 30/30; 39/2, 3, 11; 40/14, 65;
42/13; 48/28; 61/9; 98/5.
Kı=
;yamet
ve Ceza (Karşılık) Günü: 1/4; 15/35; 24/25; 26=
/82;
37/20; 38/53, 78; 51/6,12; 56/56, 86; 70/26; 74/46; 82/9,15,17,18; 83/1=
1;
95/7.
Allâh'ın Dini, İslâm, Tevhîd:
2/132, 193, 217, 259; 3/5, 19, 83; 4/46, 146; 5/3, 54, 57; 6/161; 7/29;
8/39, 49, 72; 9/11,12;19/29, 33, 36, 122; 10/22, 104, 105; 12/40; 16/52;
22/78;24/55; 29/65; 30/30, 43; 31/32; 33/5; 39/2, 3, 11, 14; 40/14, 65;
42/13, 21; 48/28; 60/8, 9; 61/9; 98/5; 107/1 ; 110<=
/span>/2;
109/6.
Kanun,
Hüküm, Şerîat: 2/217; 3/73; 12/76; 22/78; 24/2; 40=
/26;
42/13, 21; 49/16; 98/5;107/1;109/6.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kelimenin h=
angi
manalarda kullanıldığını örnekleriyle
açıklamaya çalışalım:
el-İsfâhânî, din'i:
"İtaat, ceza (karşılık) demek olup şer&ic=
irc;at
hakkında istiâre yoluyla kullanılmıştır.
Din, mana itibariyle millet'e benzemekle birlikte, =
şerîata
bağlılık ve itaat demektir" diye tarif ettikten son=
ra,
çeşitli manalarına örnek olmak üzere
birtakım âyetleri kaydetmektedir.
Ona
göre, Ali İmrân 19 ve
en-Nisâ 125. âyetlerindeki "din" kelimesi
"itaat" anlamınadır. "Ey =
kitab
ehli! Dinlerinizde aşırılığa gitmeyin." (=
en-Nisâ 4/125) buyruğu ise, dinlerin en
mükemmeli ve en üstünü olan İslâm Dini'ne
uymak için bir teşviktir. el-Bak=
ara
sûresinin "Din'de zorlama olmayacağını"
hükme bağlayan âyet-i kerimesinde de (2/256) maksat
"itaat"tir; Çünkü dîne
bağlılık ancak "ihlâs" ile olabilir.
"İhlâs" ile "zorlama" ise, birbirine
aykırı hallerdir. Âli İmr&acir=
c;n
sûresi, 83. âyetinde yer alan: "Onlar, Allah'ın
Dini'nden başkasını mı arıyorlar?"
buyruğundaki "din"den kasıt ise
İslâm'dır. Sad, 38/85, el-<=
span
class=3DSpellE>Feth, 48/28, es-Saf, 61/9, et-Tevbe,
9/29, en-Nisâ, 4/125 âyetlerinde=
de
aynı şekilde "İslâm" kastedilmektedir.
Vâkıa, 56/86. âyette geçen
"Medînîn" kelimesi,
"amellere karşılık" manasınadır. (Rağıb el-Isfâ=
;hânî,
el-Müfredat, 175)
Dâmeganî'ye göre "din"=
, Kur'ân-ı Kerim'de şu anlamlarda
kullanılmıştır:
1. Tevhîd: "Allah katında yegane geçerli olan din
İslâm'dır." Âli İmr=
ân,
3/19 âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. Ez-<=
span
class=3DSpellE>Zümer, 39/2, er-Rum, 30/30 ve Lokman, 31/32.=
âyetleri de aynı anlamdadır.
2. Hes=
ap:
"Onlar din (Hesap) gününü yalanlarlar" el-Mudaffifin, 83/11, es-Saffat=
,
37/53, ve el-Vakıa, 56/86'da olduğu
gibi.
3.
Hüküm ve Yargı: Yusuf, 12/76'de "Melik'in dîni"; "Melik'in hüküm ve
yargısı" demektir. en-Nur, 24=
/2'de
"Allah'ın Dini" buyruğu da Allah'ın
hüküm, yargı ve kanunu manasındadır.
4. Biz=
zat
dinin (yani hayatın her alanında kabul edilen inanç,
egemen düzen, kişisel ve toplumsal ilişkiler, eşya =
ve
kâinat münasebetleri, değer yargıları v.s.'nin) kendisi.
Eksiksiz ve tam haliyle Allah'ın dini, İslâm: et-Tevbe 9/33,es-Saf 61/9, el-F=
eth.
48/28'de olduğu gibi.
5. Mil=
let:
el-Bey'yine, 98/5'de olduğu gibi.
(el-Hüseyin b. Muhammed ed-Dâmeğan=
î,
Kâmusu'l-Kur'&ac=
irc;n,
Beyrut 1983, 178-179)
Mevdûdî, Kur'&ac=
irc;n-ı
Kerim'de "din" kelimesinin anlamına
ayırdığı incelemesinde şunları
söylüyor: "...Bu bakımdan "din" kelimesin=
in
"Kur'ân-ı Kerim'de eksiksiz=
bir
düzeni ifade ettiği görülür. Söz konusu b=
u düzen
şu dört unsurdan meydana gelir:
1.
Hâkimiyet ve yüce egemenlik.
2. Bu
yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğmek.<=
br>
3. Bu
hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve
amelî düzen.
4. Bu
düzene uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu
yüce egemenliğin verdiği mükâfat veya
karşı gelmek halinde isyan etmeye verdiği ceza."
(Mevdûdî, Kur'&ac=
irc;n'a
göre Dört Terim, s. 103)
İslâm: İlâhî düzen ve
ulûhiyet tektir, şu halde kulluk da tek yeredir. Bu uluhiyete teslim olduktan sonra, insanoğlunun=
ne
ruhunda ne de dış hayatında Allah'ın
hükümranlığından başka bir şeyin ese=
ri
kalmaz. Uluhiyet tektir, öyleyse tek bir
cihet vardır, tek bir akide vardır: Allah'ın
rızasına uygun olarak kullarından kabul ettiği
akîde, yani açık, berrak ve halis tevhid
akîdesi ki, o da Allah indinde din olan İslâm'dır=
.
O
İslâm ki, yalnız dâva,
yalnız dirayet, yalnız dille ifade edilen söz, yalnı=
;z
kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların
namazda, hacda, oruçta eda ettikleri vecibelerden ibaret
değildir. İslâm, teslimiyettir, itaat ve tabiiyettir,
Allah'ın kitabının kulların hayatına hâk=
im
olmasıdır. Bugün 'biz müsl&uum=
l;manız'
deyip de Allah'ın kitabı ile hükmetmeye
çağırıldıkları zaman ondan yüz
çevirip arkalarını dönenler de ehl-i
kitab'a benzemektedirler. Zira onlar da dîni insanların günlük
hayatına, ekonomik, sosyal, hatta ailevî ilişkilerine
sokmayı lüzumsuz sayarlar. Bunlar, ileri sürdükleri=
bu
iddialar ile birlikte müslüman
olduklarını söylemekten de geri kalmazlar. Hiçbir=
dînî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i kitab'ın i=
leri
sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. H=
er
iki grup da dînî esaslardan
sıyrılmakta farksızdırlar. Halb=
uki
bu dînin birtakım ayırıcı özellikleri
vardır ki, onlar olmayınca din de olmaz: Allah'ın
şerîatına itaat, Allah'ın Ras=
ûlü'ne
uyma, Kitabullah'ın ahkâmına
teslimiyet. İşte tevhîd
akidesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beş=
;er
hayatının tanzimi için teşr&i=
circ;i
kanunları da tazammun eder. Dînin
gayesi sadece ahlâkı güzelleştirmekten, vicdan&ici=
rc;
şuuru uyandırmaktan, ibadet ve inançtan ibaret
değildir. Böyle bir din olamaz. Din, Allah'ın insano=
7;lu
için tespit ettiği bir hayat programıdır, insan
hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve A=
llah'ın
kudret eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah'ı=
;n
dinine iman eden müslüman, Allah'=
tan bu
dinin şahitliğini talep eder. Bu dine, insanların
açıkça göreceği ve onlara güzel bir
örnek teşkil edecek tarzda hakkıyla
bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer
bütün nizamlara ve teşkilâtlara karşı bu
dinin üstünlüğüne ve yüceliğine iman
etmeli, kendi nefsini, meselesini ve hayatını canlı bir
şekilde Allah'ın çizdiği bu programa tahsis
etmelidir. Onlar, cemiyet ve ferdin dayanağını Allah'=
05;n
kudret elinden çıkan o yüce programa oturtmayıp,
böyle bir cemiyet meydana getirmedikçe şahit olamazlar.
Müminler İlâhî programı tahakkuk ettirmeye
mecburdurlar. İşte bu, Allah yolunda ölümün, y=
ani
ilâhî dinin ortaya koyduğu ve bizzat yaşamaktan d=
aha
hayırlı telakki ettiği şehadet=
in
ta kendisidir... Müslüman olduğunu iddia eden her insan
üzerine, "Bizi Şahit olanlarla beraber yaz."
niyazı (Âli İmrân, 3/5=
3)
Allah ile akdedilen bir bey'attır. Her
mümin dînî bir hayatın
ihyası ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla bu ilahi nizam=
305;
gerçekleştirmek için cihad
etmek zorundadır. Bunu yapmıyorsa ya =
51;ehadetinde
yalancıdır veya bu dinin gaye edindiği şehadetin
zıddını yapmak gayretindedir. M&uum=
l;’min
olduklarını iddia ettikleri halde, insanları Allah'ı=
;n
dininden uzaklaştıranların vay haline!
İşte bütün bu manâ=
larla
İslâm Allah katında yegane dindir. Bütün peyg=
amberlerin
Allah'tan getirmiş oldukları en üstün nizamdır.
Yüce Allah, insanları kullara ibadetten kurtarıp Allah'a
ibadet ettirmek için peygamberleri vasıtasıyla bu dini
göndermiştir. Allah şahittir ki, bundan yüz
çevirenler müslüman
değildirler. "Allah indinde hak din, İslâm'dı=
r.
"
Hi&cce=
dil;
şüphe yok ki, Allah'ın dini tektir. Bütün
peygamberler o dini getirmişlerdir. İslâm'a sırt
çevirenler bütün dinlere sırt çevirmekte ve
Allah'ın ahidlerinin bütün&u=
uml;ne
ihanet etmiş olmaktadırlar. İslâm ki,
yeryüzünde -Allah'ın tek nizamıdır-
mevcudatın temel kanunudur. Varlıklar dünyasında
bütün canlıların dini aslında
İslâm'dır.
Sünnet'te Din
Hadis-i
şeriflerde de "din" kökünden türeyen
kelimeler çeşitli tip ve anlamlarıyla
kullanılmıştır. (Bk. el-Mu'cem=
u'l-Müfehres li Elgazi'l-Hadîs..=
. II,
163 vd.; 165 vd.)
Hadis-i
şeriflerde "din" kelimesi değişik anlamlarda
kullanılmıştır:
1. Boy=
un
eğmek, itaat ve ibadet etmek: "Akıllı kişi nef=
sine
boyun eğdiren ve onu (Allah'a) ibadet ettirendir." (Tirmizî, Kıyame=
span>,
25; İbn Mâc=
e,
Zühd, 31) Bu hadis-i şerifde
geçen "dâne"nin
"hesaba çeken" manasına geldiği de
söylenmiştir.
Hz.
Peygamber'in: "Kureyş'ten,
söyledikleri takdirde bütün Araplar=
'ın
kendilerine boyun eğecekleri bir tek söz söylemelerini
istiyorum." (Tirmizî, Tefsir, Sûre, 38, Bab 1;=
Ahmed b. Hanbel, I, 2=
37)
buyruğu da aynıdır.
2.
İnanç ve ibadet: "Kureyş ve
onlar gibi inanıp ibadet edenler (dâne=
span>,
dinehum) Müzdelif=
e'de
vakfe yaparlardı." (Buhârî=
span>,
Tefsir, Sûre 3, B=
ab
35; Müslim, Hac, 151) Yani bununla, dinlerine uygun hareket eden ve
onlar gibi ibadet eden kimseler kastedilmektedir.
3.
Hayır olsun, şer olsun karşılık:
"Nasıl davranırsan, öyle karşıl=
05;k
görürsün. " (Buhârî=
;,
Tefsir, Süre 1, Bab 1)
4.
Kahretmek, mecbur etmek: Egemen ve hâkim Allah'ın "ed-<=
span
class=3DSpellE>Deyyan" ismi bu anlamdadır. (Ebu Ubeyd el-Kasım b. S=
ellâm,
Garîbu'l-Hadis, Beyrut 1396/1976; Haydarabad, 1385/1966'dan tıpkı bas=
5;m,
III. 134-136; Mecdu'd=
span>-Din
İbnu'l-Esîr, en-Nihâye
-fi Garîbi'l-Hadîs, Beyrut 1399=
/1979,
II, 148-149)
"=
Din"e
yakın Kavramlar: Bundan önceki açıklamalardan
"din"e yakın birtakım kavramların bulunduğ=
;u
ve bunların da hem Kur'ân'da, hem
Sünnet'te kavram olarak önemli bir yer tuttukları
anlaşılmış olmalıdır. "Din" gibi
oldukça önemli bir kavramın daha iyi anlaşıl=
abilmesi
için bu kavramlara da kısaca bir göz atmakta fayda
görülmelidir:
Millet:
Aslında yazdırmak anlamına gelen "imlâ"d=
an
gelmektedir. İzlenen "belli yol" manasına da gelir.
Peygamberler şerîatı
ümmetlerine yazdırdıkları ve bu konuda peygamberler
arasında ihtilaf olmadığından "şeriat&quo=
t;
manasına kullanılmıştır:
"Küfür tek millettir." sözünde
olduğu gibi 'bâtıl" hakkında da
kullanılabilir. (Tehânevî,=
a.g.e., II, 1346) Fîrûzâbâdî, el-Kâmus'da: "Millet, şerîat v=
eya
din demektir." (s. 1367) derken, Râ=
7;ıb
el-Isfâhânî: Millet,
anlamı itibariyle din'e benzemektedir. Aralarındaki fark
şudur: Millet, ancak Peygamber'e izafe edilir:
"Atalarım İbrahim'in, İshak'ın, Yakub'un milletine uydum." (Yusuf 12/38) Mil=
let
kelimesi çoğunlukla peygamberlere izafe edilerek
kullanılır.
"Allah'ın milleti", "Ze=
yd'in
milleti" gibi terkipler yapılmaz. Millet, Âhiret'te
Allah'ın mükafatını almak
için peygamberler aracılığıyla
gönderdiği şerîatın adıdır." d=
er.
(el-Isfahânî a.g.e., 471-472; Ebu'l-Bek&=
acirc;,
a.g.e., 327-328)
Şerîat: Şer', sözlükte suya giden yol
demektir. "Şerîat" da
aynı anlamdadır. İslâmî bir kavram olarak is=
e;
Yüce Allah'ın koyduğu ve -ister bir amelin keyfiyeti ile
ilgili olsun, ister itikadı ilgilendirsin- herhangi bir peygamberin
ondan getirdiği hükümlerdir. Şe=
rîat'a
"din" ve "millet" adı verildiği de olur. =
Şerîat, kendisine itaat edilmesi
bakımından "din"; dikte edilip yazılması
bakımından "millet"; belirlenmiş bir yol
olması bakımından da "Şer" ve
Şerîat'tır. (et-Tehânev&icir=
c;,
a.g.e., I, 759-7=
60)
Ebu'l-Beka, "din" kelimesine yakın
terimlere dair açıklamalarından sonra aralarındaki
farka şöylece işaret etmektedir:
"Çoğunlukla bu lâfızların biri
diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Bu bakımdan bunlar
bizzat bir olmakla birlikte mana itibariyle birbirinden
farklıdırlar. Çünkü Peygamber'den sabit olan
özel yola uyulması açısından "tarîk" (yol); gereğince dinlenmesi,
bağlanılması (iz'ân)
gereği açısından "iman"; onu teslimiyet=
le
kabul gereği açısından "İslâm&quo=
t;;
ona bağlanmanın karşılığının ve=
rilmesi
açısından "din"; dikte ettirilip
yazılmacı ve etrafında toplanılması
açısından "millet"; susayan kimseler onun
tatlı suyundan gelip içtikleri için "şer&i=
circ;at";
bir diğer adı "en-Nâmûs" olan
Cebrâil'in vahiy yoluyla onu getirmiş olması
açısından da "en-Nâmûs" adı
verilir." (Ebu'l-Bekâ, a.g.e., 327-328)
Din, M=
illet,
Mezheb kelimeleri arasındaki farka gel=
ince;
Din Allah'a, Millet Rasul'e, Mezheb
de Müctehide nisb=
et
edilir. (Şerif el-=
Cürcânî,
et-Tarifat. "Din " mad.)
Din Ko=
yucu
Kim Olabilir?: "Din" in sözl&=
uuml;k
anlamını göz önünde bulundurduğumuz takdi=
rde,
insanların ferd ya da toplum olarak
uydukları düzen, benimsedikleri gidiş ve izledikleri yol
gibi bir mana da ihtiva ettiğini görürüz. İzle=
nen
bu yol ve benimsenen bu düzen yalnızca f=
erd
sınırında kalmadığı gibi, dünya
hayatını aşarak Âhiret'i de;
insanlığın kendi aralarındaki ilişkileri de
aşarak çevresindeki varlıklarla her türlü
münasebetini etkilemektedir. Kendisinin ve başkaların=
05;n
davranışlarını, tutum ve faaliyetlerini,
konumlarını hem belirlemekte hem de bunları
değerlendirmesini sağlayan değerleri ve
ölçüleri eline vermektedir.
Din'in=
genel
olarak mahiyeti bu olunca, ister Allah tarafından
gönderilmiş olsun, ister beşer kaynaklı olsun her b=
ir
düzen ve sistem bir "din''dir. Ya=
ni
aynı zamanda bütün ideolojiler, ...=
izm'ler, ve dokt=
rinler
de birer dindir. Bunların yalnızca dünya ile ilgili tezl=
er
olarak kendilerini sunmaları ve âhiretl=
e,
dinle, inançla ilgili olmadıklarını ileri
sürmeleri, yani temelde "laik" olduklarını
belirtmeleri onların aşağılamak, mahkum
etmek ve hayatın dışına itmek için gayret
gösterdikleri "din"den -sözlük anlamıyla =
da
terim anlamıyla da- başka bir şey
olmadıklarını göstermektedir. Bunlar birer
"dinsizlik dini"dir.
Bu
beşerî doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında
İslâm'ı mahkum etmek i&ccedi=
l;in
gerekçe olarak gösterdikleri "ba&=
#287;nazlık"ların
en ileri türlerini sergilemektedirler. Din adına tarih boyunca
türlü bağnazlıklarla birçok cinayetlerin
işlendiği doğrudur. Ancak modern dünyanın
çağdaş ve cahilî dinleri olan doktrinler ve ...izm'ler uğr=
una
işlenen cinayetler, zulümler ve katılıklar,
geçmişte işlenen ve "din"i mutlak manada ith=
am
etmek için araç olarak kullanılan benzeri tutumlardan
çok farklı mıdır? Sömürgecilik uğr=
una
Kapitalizmi, Emperyalizmi, Komünizmi, Siyonizm'i yerleştirmek=
ve
güçlendirmek için işlenmiş "modern
cinayetler" ve "çağdaş bağnazca
tutumlar" mı insanlığa daha büyük darbeler
indirmiştir, yoksa genel olarak bütün dinleri ve bu arad=
a da
yegane hak din olan İslâm'ı
mücadelenin dışında tutmak, saf dışı
bırakmak maksadıyla özellikle üzerinde durulmak
istenen, hak dinin sapması sonucu ortaya çıkan cinayet=
ler
mi?
Bu
sözler, bâtıl adına işlenen cinayetlerin
savunması değildir. Anlatılmak istenen şudur:
İnsanlık, dini tanımadığını ileri
sürerken bile "bir düzene uymak" anlamında bir
din'e mensuptur. Modern insan da dine karşı çıkar=
ken
kendisi gibi yaratıkların ortaya koymuş olduğu, fak=
at
hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu
veremeyen, sağlayamayan insanların kurdukları
düzenlere, yani "din"lere bağlanmakta, boyun
eğmektedir. Daha açık bir ifade ile
çağdaş dünya dininin ilahlar&=
#305; sermaye patronları,
bankerler, sanayiciler, şarkıcılar, artistler,
sporculardır... Mabetleri ise bankalar, fabrikalar,
stadyumlardır... Kullar ise her yere çevrilebilen, istenild=
iği
gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen,
istenilen şekilde yönlendirilebilen insan
yığınlarıdır.
Açıkça anlaşıldığı g=
ibi
durum şundan ibarettir: Her bir siyasal, toplumsal, ekonomik
düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşü=
;nün
bir yansıması, bir ifadesidir. Pratiğe yansıyan her=
bir
şekil arkasında ona o keyfiyeti kazandıran bir
inanış, bir düşünüş yatmaktadır.
Meselâ Materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki bel=
li
birtakım görüş ve yaklaşımlara sahiptir. =
Bu
görüş ve yaklaşımlardan hareketle insanlı=
ğa
sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif etmiştir.
Bütün bunlar yanında eşya ve kâinat
hakkındaki yorumlara, dolayısıyla sunduğu düze=
ne
"İnanılmasını" yani bir inanç olar=
ak
da kabul edilmesini- bizim deyimimizle bir "din" olarak
algılanmasını sağlamak için de
başkalarını ikna etmeye özel bir çaba
harcamaktadır.
İşte aslında insanlığa belli bir hayat =
ve
kâinat anlayışını ve yorumunu sunan, bu yolun
esası üzere de insanlar arası ilişkileri -her
türlüsüyle- düzenlemeye çalışan her
bir sistem -adı Komünizm, Sosyalizm, Kapitalizm,
Milliyetçilik, Budizm, Hıristiyanlık ya da başka =
bir
şey olsun -aynı zamanda- bir inanç düzenidir, yani
bir "din"dir.
Bu yor=
um ve
açıklamaların Kur'ân=
-ı
Kerim'in "din" için getirdiği yoruma aykır=
305;
olmadığı, aksine tam uygun olduğu rahatlıkla
söylenebilir. Yukarıda değişik vesilelerle atı=
fta
bulunduğumuz birçok âyet-i
kerime bunu açıkça ortaya koymaktadır: Yüce
Allah, Rasûl'ünü hidayetle =
ve
diğer bütün dinlerden üstün kılmak ü=
zere
"hak din" ile göndermiştir. (et-Tevbe,
9/33; el-Feth, 48/28; es-Saff,
61/9), Allah katında yegane geçe=
rli
din İslam'dır. (Âli İmrâ=
n,
3/19) İslâm'dan başka bir din arayan kimsenin bu dini,
ondun kabul edilmeyecektir ve o, Âhiret'te=
span>
hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (Âli İmrân, 3/85)
İ=
şaret
ettiğimiz bu âyetlerden ve daha başkalarından
açıkça anlaşılmaktadır ki,
İslâm'ın dışında başka dinler de
vardır. Allah katında geçerli olan ve olmayan dinler
vardır. İnanılıp uyulduğu takdirde kişiyi
kurtuluşa erdiren din vardır, âhir=
ette
ziyana uğratacak dinler de vardır.
Buna
göre insanların benimsedikleri, inandıkları,
düşünüş ve yaşayışların=
05;
hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu
düşünüş ve inanışlara göre
belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji ve doktrin bir
"din"dir. Buna "din" adının verilmesi ile
verilmemesi arasında bir fark yoktur. Hatta Allah'a ya da bir veya
birçok ilâha inanmaları ya da inanmamaları, bu
inançlarını açıklamaları ya da a&cced=
il;ıklamamaları,
bazı davranışlarına "ibadet" adın=
05;
verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez. Çünk&u=
uml;
dinlerde asıl olan bir "inanç düzeni" ile bu
düzene göre şekillenen bir hayat anlayışı=
ya
da dünya görüşü ve buna bağlı olarak=
bir
"yaşayış düzeni"nin
varlığıdır. Bunun söz konusu olamayacağ=
305;
hiçbir "hayat düzeni" bulunamayacağına
göre, insanlık için -bu manasıyla- din
dışında kalabilen bir hayat esasen
düşünülemez demektir. Bu gerçek aynı
şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden
kaçmamıştır. Meselâ =
350;ehristânî,
dinleri ve mezhebleri incelediği el-Mi=
lel ve'n-Nihal adlı eserinde açık&cc=
edil;a
şunları söylemektedir:
"Dünyada çeşitli din ve mezhep mensuplar=
305;
ve hevâ ve nihle=
(fırka, mezhep) sahipleri pek çoktur. A=
ralarında
İslâmî fırkalar da vardır; yahudi
ve hıristiyanlar gibi indirilmiş
kitapları olduğu kesin olarak bilinenleri de vardır; mecusîler ile maniheis=
tler
gibi kitap indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk
felsefeciler, dehrîler (zamandan ba=
351;ka
maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan materyalistler),
yıldızlara tapanlar, putperestler ve bra=
hmanistler
gibi bir takım hüküm, değer ve tanımları =
olup
da Allah'tan indirilmiş bir kitabı olmayanları da
vardır." (Şehristân&ic=
irc;,
a.g.e., I, 37)
Görüldüğü gibi her bir dünya, haya=
t ve
kâinat görüşü aynı zamanda bir din olarak
değerlendirilmiştir ve öylece değerlendirilmelidir.
Durum böyle olduğundan dolayı; yani -hatta bu tür b=
ir
iddia ile ortada olan laik düzenler için dahi- din
dışı bir hayat mümkün olamaz.
Dinin
kavranması için şu iki soruya cevap verilmelidir:
1. Din=
, her halukârda hayat için
kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl b=
ir
din gereklidir?
2.
İstenen mükemmellikteki bir dini kim ortaya koyabilir?
Bu iki
soruyu cevaplandırmak gerekirse şunlar söylenebilir:
İnsanın belli bir yapısının ve bu
yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin
söz konusu olduğu herkes tarafından bilinir.
İnsanın, görünen ve duyularımızla
algılayabildiğimiz maddî yapısının hatta=
bu
varlığının en küçük diliminde dahi
kendisini gösteren varlığını
tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da
ötesinde maddî varlığına egemen olan, ona y&o=
uml;n
veren bir manevî varlığının da bulunduğu=
nu
görüyoruz.
O halde
insanlık için mükemmel bir dinin, insanın hem
maddî hem de manevî yapısını göz
önünde bulundurması ve bunların her birisini -ayr=
305;
ayrı ve bağımsız cüzlermiş gibi deği=
l-
bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi
bütüne yani insana kazandırdıkları ahenk ve
dengeye uygun ve o nisbette ele alması
gerekmektedir. Mükemmel bir din, insanı olduğu gibi ele =
alan
ve bu yapıya uygun bir düzen teklif eden dindir. Gerçek
din insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla, zaaflarıyla,
üstünlükleriyle, istidatlarıyla, kabiliyetleriyle,
imkânlarıyla, kısacası asıl yapısıy=
la
ve fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
İ=
nsan,
tek başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir
ilişkisi bulunmayan, kendi sınırlarını
aşmayan bir varlık değildir. Onun için
yalnızlık ve çevresini etkilememek diye birşey düşünülemez. O
dünyaya geldiği andan itibaren, çevresindeki
hemcinsleriyle eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu
ilişkilerini kurarken insan çeşitli soru ve sorunlarla
karşı karşıya kalır:
<=
/o:p>
Ben neyim? K=
imim?
Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim bu kâinat içerisin=
deki
yerim neresidir? Bu kâinat ile ilişkilerimde uymam gereken
ilkeler var mıdır? Yoksa istediğim gibi hareket etmekte
serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa bunlar neler olabilir?
Bunları nasıl öğrenebilir ve tespit edebilirim? Ail=
emle
içinde yaşadığım toplum ve bütün
insanlara karşı sorumluluğum nedir? Onlarla ilişkil=
erimde
bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır, varsa
nelerdir? Ben onlara, onlar da bana karşı bir haksızl=
05;k
yaparsa ya da görevlerimizde kusurumuz olursa buna karşı
alınacak tedbirler var mıdır, nelerdir, bu tedbirleri ki=
mler
alacak? Kısaca, içinde bulunduğumuz her türlü
ilişki nasıl ve kim tarafından belirlenecektir? Bu
ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl olabil=
ir?
Yani
insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak
ferdî, ailevî toplumsal, ekonomik, siyasal ve
ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır? Kim
tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin=
bu
tür sorulara doğru ve tatmin edici cevaplar vermesi
kaçınılmazdır.
İnsanın, kendinden başkaları ile ilişki=
ler
kurduğu âlem sırf bu görünen dünya
değildir. Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel bir
varlığa şevk ve ihtiyaç meyli vardır ve bu o=
nda
fıtrîdir. Fıtrata, düşman ortam ve
düzenlerde yetişen kimselerde dahi fıtratın bu
eğilimi küllendirilebilse bile tümden yok edilemez.
Peki insan denen bu varlığı ve
kâinatı en mükemmel düzen içerisinde yarata=
n,
fakat kendisinden de bu kâinatı müstağni kılm=
ayan
varlık kimdir? O nasıldır? O'nu tanımanın yolu
nedir? O'na karşı görev ve sorumluluklarımız
nelerdir. Biz O'nun için neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var
mı? Bize karşı davranışlarının,
muamelesinin esasları nelerdir?
Evet,
mükemmel bir dinin, yani insanın hayatına düzen ver=
me
iddiasında olan bir sistemin, bu ve benzeri sorulara aç=
5;k,
anlaşılır ve kesin cevaplar vermesi
kaçınılmazdır.
İ=
nsan,
yani selim fıtrata sahip; sapıklığı, isyan=
5;n
ve günahın kirletmediği fıtrata sahip insan, bu
dünya hayatının
sınırlılığından, darlığınd=
an,
yetersizliğinden rahatsız olur. Çünkü insan =
hak
sahiplerinin her zaman haklarını alamadığın=
05;,
haksızların, zâlimlerin her =
zaman
uygun şekilde cezalandırılmadıklarını, za=
man zaman yaptıklarının yanlarında
kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, adil =
ve
hakkaniyete bağlı kalmanın faydası nedir?
İnsanın bazen öyle emelleri olur ki, kendisinin hatta
neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeter=
li
olmayabilir. Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adale=
tin
gerçekleşmesi, mazlumun hakkını alması,
insanların birbirlerine "kurtluk ve orman kanunlarıyla&q=
uot;
ya da "tilkilik" mantığıyla değil de,
"en az o da benim kadar haklara sahip, benim kardeşim, benimle
eşittir" mantığıyla davranacakları toplum=
sal
ahlâkî bir düzenin kurulması, ferd
ve toplum vicdanında bunun yer etmesi...
İ=
nsan
kendi ferdî hayatında bunların, hatta emarelerinin dahi
gerçekleştiğini göremeyebilir. Buna rağmen bu
uğurda çalışmalarına da ara vermez. Neden? Bu
uğurdaki çalışmaları eğer eksik kalacak=
sa,
boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa onun bu
yolda yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî
yapısında bu dünyanın "ötesi"ne inan=
ma
ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat,
mutlaka bu ihtiyacı karşılamanın yollarına gid=
er.
Bu bakımdan mükemmel bir "din" fıtratın bu
ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki
sorularını tatminkâr bir şekilde
cevaplandırabilmeli, sorunlarını da mükemmel bir
şekilde çözebilmelidir.
Ş=
imdi,
ikinci sorunun cevabını aramaya geçebiliriz:
Bu
mükemmellikteki dini kim koyabilir?
Kur'ân-ı Kerim'in bu konuda bize
verdiği cevaplar, gösterdiği deliller,
tartışılamayacak ve reddedilme ihtimali bulunmayan
güçlü delillerdir. Bu deliller o kadar
açıktır ki, hiçbir şekilde görmezlikt=
en
gelinemezler.
Ş=
imdiye
kadar ki açıklamalarımızdan anlaşıld=
05;ğı
gibi, insan hayatını yönlendiren, hayatına egemen o=
lan
her bir düzen "bir din" olduğuna göre ve
aslında "din"in insanın belli nitelikteki
sorularını cevaplandırmak, sorunlarını
çözmek iddiasında bulunduğuna göre, bu
keyfiyetteki bir "din''in koyucusu kim olabilir veya kim
olmalıdır? Bu konuda Kur'ân=
-ı
Kerim'in bize verdiği cevaplar gerçekten dikkate değer=
dir.
Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1. Yar=
atan,
yarattığının yapısına en uygun yolu
gösterendir:
"=
Herşeyi yaratıp düzene koyan, onu =
takdir
edip ona yol gösteren... O en Yüce Rab'b=
inin
adını tesbih et." (el-A'lâ, 87/1-3)
Rabler=
inin
kim olduğunu soran Fir'avn'a Hz.
Mûsa'nın şu cevabı ne kadar anlamlıdır:
"Bizim Rabbimiz herşeye hilkatini=
veren
sonra da doğru yolu gösterendir." (T=
â-Hâ,
20/50)
Ayn=
05;
cevabı Hz. İbrahim kendisiyle tartışan Nemrud'a söylemişti. Nemrud
krallığının aynı zamanda insanların
hayatını düzenlemek yetkisini
kapsadığını kabul ettiğinden, kendisini de
uyruğunu da Allah'ın dinine tâbi olmaya davet eden Hz.
İbrahim'e karşı çıkmış bu konuda
onunla tartışmak cüretini göstermişti:
"=
Allah
kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim'le
mücadele edeni görmedin mi? Hani İbrahim: Benim Rabbim
diriltir ve öldürür deyince O: Ben de diriltir ve
öldürürüm' demişti. İbrahim de: Al=
lah
güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan geti=
r'
deyince, kâfir, şaşırıp kalmışt=
5;."
(el-Bakara, 2/258)
<=
/o:p>
|